Zeynep Tuğçe Karadağ sorularımızı yanıtladı

Öykücü Hümeyra Dutar’ın Ze Dergi için yaptığı soruşturmayı Zeynep Tuğçe Karadağ yanıtladı.

1988 yılında doğdu. İktisat bölümünü ve Radyo Televizyon Sinema bölümünü bitirdi. Şiir, öykü ve yazılarıyla çeşitli dergilerde yer aldı. Acile Tek Giden ve Beni Nereden Vuralım isimli şiir kitapları ve Alaybozan isimli öykü kitabı yayımlandı. Ankara’da yaşıyor.

Bir okur gözünden kendinizi nasıl tanımlarsınız?

Kişinin, kendisini tanımlamasında trajik bir yan bulunur. Çünkü benlik, bakış açılarıyla değişir, kişi ise bunların toplamından ötedir. X okurun beni algılayışıyla, Y okurun beni tanımlayışı farklı olacaktır. Yazar, eserini oluştururken çoğu zaman okuru hesap etmez, zihnindekini en iyi şekilde ifade edebilmenin peşine düşer. Bu nedenle bir okurun gözünden kendimi tanımlamam, zaten bütün tanımlamalar eksiktir.

Sizi kimler okumalı?

Şunlar beni okusun demek sınırlandırmaya girer. Hölderlin, delirmeden önce ona bu soru sorulsaydı, “Bir marangoz beni okusun isterim.” der miydi, bilmiyorum, hâlbuki Hölderlin delirdikten sonra yanında ne ailesi ne de yazar dostları vardı. Tek kişiydi destekçisi, şairi kitaplarından tanıyan bir marangoz, Hölderlin’e ölene dek bakan, ona bir oda veren Ernst Zimmer.

Dileyen herkes okuyabilir beni, çerçeveleri kırmak gerek, kalınlaştırmak değil. 

Sizin için yazmak ne ifade ediyor?

Şiir yazmak daha kişisel bir eylem, haliyle şiire çalışmak bu yönüyle acil çıkış kapısı. En öfkelendiğim ya da en üzüldüğüm anlarda, oradan çıkabileceğimi, soluklanabileceğimi biliyorum. Fikirlerimi, hislerimi şiire dönüştürebilmek beni dindirir. Öykü yazmak ise şiirin tersine, kendimin dışına çıkmamı sağlar. Araştırmak, o karakterlerin yerine kendini koymak, psikolojilerini çözmeye çalışmak, nasıl konuştuklarını hayal etmek, kurguyla oynamak, tüm bunlar heyecan verici, dinamik bir süreç.

Yazarken olmazsa olmazlarınız neler? 

Sessizlikten ve yalnızlıktan başka olmazsa olmazım yok. Gürültülü bir ortamda yazamam, kalabalıkta hiç yazamam. Çalışma odamda, yoğun bir sessizlik içinde olup kendimi duymam gerekir.

Bir eserinizin çıkış hikâyesini anlatır mısınız?

Sürekli Gece’nin hikâyesini anlatabilirim. Bir tren yolculuğumda Ali Abi’yle tanıştım, gözleri görmüyordu ve engeli nedeniyle trenlere ücretsiz biniyordu. Bu yüzden trenlerde yaşamayı tercih etmişti. Yıllarca trenlerde uyumuş, orada barınmıştı. Tren taşıtlıktan çıkmış, bir eve dönüşmüştü onda. Bu durum epey ilgimi çekmişti. Onu öyküme karakter olarak ekledim.

Bir karakterinizle kahve içme ihtimaliniz olsa hangisi olurdu?

İçimdeki Vatoz öykümdeki Cenk ile kahve içmek isterdim. Cenk, çok uzağıma düşen bir karakter, gerek fiziksel gerek ruhsal durumumuz tezat. Onunla iyi arkadaş olabilirdik diye düşünüyorum.

En çok okuduğunuz yayınevi hangisi?

Şiir kitaplarını da hesaba kattığımda Yapı Kredi Yayınları öne çıkıyor.

Tekrar tekrar okumak mı, yeni keşifler mi?

Kimi eserleri defalarca okuyup onlardan neden bu kadar etkilendiğimi bulmaya çalışırım, bu da bir keşiftir. Yeni eserleri elimden geldiğince takip ediyorum fakat tekrar tekrar okuyacağım bir esere son dönemde denk gelmedim.

Klasikler mi, çağdaş metinler mi?

Klasikler anlaşılmadan çağdaş metinler doğru okunamaz diye düşünüyorum. 

Klasikler ve çağdaş metinler, okuma serüvenimde birbirlerine eklemlenmiş vaziyette.

Okumak mı, yaşamak mı?

Yaşamaktan ne anladığımıza göre değişir. Pandemidöneminde yaşadık mı mesela? Nefes almak yaşıyor olmak mıdır? 24 saatlik zaman diliminin her dakikasında yaşıyor muyuz? Sanmam. Şairin veya yazarın seyahat edip farklı yerler, başka hayatlar gözlemlemesi gerekir. Gözlemin besleyiciliğine inanıyorum. Yaşayarak okumak, sanırım en güzeli bu.

Sesli dergi mi, matbu dergi mi?

Sesli dergi hiç dinlemedim, işitme kaybım mevcut, bu yüzden sesli dergi tercih etmem, edemem. Kâğıda, kaleme temas etme arzumdan dolayı matbu dergileri daha çok seviyorum fakat dijital derginin de ulaşılabilirliğiçekici. Keşke, eski dergilerin dijital bir arşivi bulunsaydı. Yazko Edebiyat, Yeditepe, Papirüs, Halkın Dostları, Pazar Postası ve nicelerini dijitale aktarabilseydik muhteşem olmaz mıydı?

Konuşmak mı, dinlemek mi?

Dinledikten sonra konuşmak.

Dizi mi, film mi?

Sinemacı ve yıllardır dizi sektöründe çalışan biri olarak, sinemadan tarafım. 

Dizi, aceleyle yenilen yemeklere benzer, tüketim esaslıdır. Kalıcılık ve üretim açısından sinemayla kıyaslanamaz. Senaryo matematikleri de birbirinden ayrıdır, çekim koşulları da. Sinema, senden yavaşlık ve odaklanma ister. Bir filmi izlersin, üzerinden yıllar geçer, birden o sahne belirir gözünde. Sanat dediğimiz biraz da bu gecikmiş etkidir zaten. Hiç ummadığın ânda seni sarsan bir etki.

Öykü mü, roman mı?

Şiir. Çünkü bir dize, bin sayfalık romanın anlatmak istediğini daha etkileyici bir şekilde ortaya koyabilir. Ya da şiirin kişide bıraktığı etkiden kurmaca eserler doğabilir. O ilk fikri ateşlemeye tek dize yeter. 

Bir yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir