Birgül Oğuz’un İstasyon’u / Şenay Felek Sarıbey

“Bazen bir şeyin dışarıda dinmesi gerekir. Bazen bir şey dışarıda diner. Bazen bir şey ancak dışarıda dinebilir.”

İnceleme konusu kitaptan alınan bu bölüm, anlatılan olayların çözümünü ele vermesi bakımından gerçekten çok önemli bir bölüm. Ancak bu konuya yazının ilerleyen aşamalarında tekrar döneceğiz.

Yazar Birgül Oğuz, 1981 yılında İstanbul’da doğmuştur. İstanbul Bilgi Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat lisans programını ve Kültürel İncelemeler yüksek lisans programını bitirmiştir. Öyküleri çeşitli dergilerde yayımlanan yazar, ilk öykü dosyası “Fasulyenin Bildiği” ile Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülünü kazanmıştır. İkinci kitabı olan “Hah” ise 2014 Avrupa Birliği Edebiyat Ödülünü almış ve sekiz dile çevrilmiştir.

Yazarın “İstasyon” isimli kitabı ise ilk olarak Kasım/2020’de Metis Yayınları’ndan çıkmıştır. Kitabın ikinci baskısı yine aynı yayınevinden Şubat/2021’de yapılmıştır. 103 sayfadan ibaret olan kitabın türü için yazar bir söyleşisinde; novella dememek için “uzun hikâye” demeyi tercih ettiğini belirtmiş ise de kitap aslında gerçek bir novelladır. 12 ayrı bölümden oluşan bu novelanın dili, birinci tekil şahısla anlatılan zengin ve kusursuza yakın bir dildir. 

Bu kitabı okumadan önce bilinçli olarak kitap hakkında herhangi bir yorum dinlemedim, yazılanları okumadım. Hatta kitabı okumaya karar verdiğim an, yazarın kitapla ilgili olarak yaptığı ve katılımcısı olduğum bir online konuşmayı dinlemeyi derhal bıraktım. Zira kitap hakkında inceleme yazısı yazmadan önce onunla ilgili hiçbir şey bilmeden, olumlu ya da olumsuz bir yargıya kapılmadan, safiyane duygularla onu okumanın faydalı olduğu kanaatindeyim.

Belirtilen kanaatten hareketle kitabı okumaya başladığımda çeşitli akıl yürütmeler yapma ihtiyacı duydum. Gerçekten de kitapta geçen “istasyon ev”, “başkent”,  “ilçe” ve  “ada” gibi kavramlar bende distopya düşüncesi oluşturdu. Her aşamada ne olacak da konu distopik bir hal alacak diye bekler oldum. Şuan ferahlamış bir okur olarak gönül rahatlığı ile şunu söyleyebilirim ki; bu novellada distopik unsurlar bulamayacaksınız. 

 “İstasyon” kelimesi aslında Yunanca “durmak” ya da “durak” anlamına gelen bir kökten türemiştir. Bu kelime burada ise “istasyon ev” anlamında kullanılmıştır. Konuyla ilgili olarak bir söyleşisinde Oğuz, “Örgüt evi gibi de düşünülebilir.” demektedir. Burası öyle bir yerdir ki evle ilgilenen, kitaptaki deyimiyle evi açık tutan kişi; eve kalmak için gelenleri tanımamakta ve haklarında hiçbir şey bilmemektedir. Hatta iki taraf arasında iletişimin az olması ideal olan şey olarak görülmektedir. Bu itibarla söz konusu ev aslında tekinsiz bir yer, ıssız bir duraktır. 

İstasyon evin nerede bulunduğu konusunda yazar okuyucuya pek bir ipucu vermemektedir. Bu evin ülkemiz sınırlarında olmadığı ise kesin. Başkent, ilçesinde ada bulunan bir yer. Kanımca yazar böyle yaparak kendi işini kolaylaştırmak istemiştir. Zira kitabın kahramanı akademide görev almakta ve öykünün başında yaptığı seyahati; ilk kovuşturmalar bittikten, sendikalı arkadaşlarının hepsi toplu olarak işten ihraç edildikten, davalar açıldıktan kısa süre sonra olarak anlatmaktadır. Görüldüğü üzere yazar nerede ve ne zaman olduğu belli olmayan bir süreçten bahsederken de esasen güncelliğe ve deyim yerindeyse suya sabuna dokunmamayı tercih etmektedir. Konuyla ilgili olarak Oğuz, orayı hiçbir yere ve her yere çevirmek için böyle davrandığını belirtmiştir. Yine aslında kendisi için önemli olanın ada ve olayların adada geçmesi olduğunu belirterek “bir hiç dünya hikâyesi” yazdığından bahsetmiştir. Böylelikle hikâyenin geçtiği yeri yabancılayan yazar, okura da bu konuda serbestlik tanımış ve esas olanın olaylar olduğunu göstermiştir. 

İsmini çok sonra öğrenebildiğimiz kitabın kahramanı Deniz, akademide edebiyat dersleri vermiştir. Bu yönüyle yazar ile benzeşmektedir. Oğuz bir söyleşisinde, burada işini kolaylaştırmak istediğini ve Deniz’in edebiyatla ilgili olmasaydı böyle geniş sözcük hanesi ile cümleler kuramayacağını rahatlıkla dile getirmiştir.   

            Deniz’i tanımak bakımından şu bölümün önemli olduğu kanaatindeyim: “Eşyayla bağı her an yitirebileceğini bilmek yeterli değildir. Tehlikeyi hissetmek gerekir, hissediyorum da. Bazen küçücük bir sarsıntı her şeyi bir arada tutanı yerinden oynatmaya yeter. Ve bir de bakmışsın kurmalı saat patlamış ve mekanizmanın tüm parçaları yörüngeden, işlevden, anlamdan, birlikte geçirilmiş zamandan kopmuş, masa örtüsünün üstüne saçılmış.” 

            Açık kalmış bir kapı ile çocukluğu arasında bir bağ kuran Deniz, insanları kendinden uzak tutmaya çalışan bir bireydir. Yine kendisine ve başkalarına fiziki olarak zarar verme eşiğini her an aşabilecek gibidir, yaşadığı ufak kazalar ve istemsizce yaptığını belirttiği şeyler; hepsi bunun göstergesidir. 

            Deyim yerindeyse olayları küstahça anlatan Deniz, çocukluğunu bütün mevcudiyeti ile mevcut olmayan bir anne ile geçirmiştir. Anne gerçeklikle bağ kuramayan, hayata bir ucundan tutunamayan ve terk edilmiş bir kadındır. Hatta anneye bir kadın demek bile ona fazla yüklenmek olabilir. Zira bir çocuk gibi korunmaya ihtiyacı vardır. Ve annenin esrarengiz ölümü… Deniz’in kişiliğinin oluşmasında bu hususların tamamı büyük rol oynamaktadır. Deniz’i insanlardan uzak tutan, onu iç dünyasına çeken şeylerin tamamı burada gizlidir. Deniz sanki yaşamıyor da yaşamın kıyısından bazen ona temas ediyor, sanki biraz annesi gibi. Nitekim kahramanımız bir yerde “…etrafındakileri göremeyecek kadar kendiyle meşgul biri olmuştum hep; ama o günlerde artık kendimle boğuluyordum, her an dağılmaya müsait, nerede patlayacağı meçhul tehlikeli bir düzenek gibiydim.” diyerek iç dünyasında yaşadığını bizlere göstermektedir. 

            Deniz ile ilgili beni tebessüm ettiren en önemli şey ise; ne zaman bir iç daralması yaşasa aklına bir sığırcık sürüsü getirmesi olmuştur. Ne şahane bir alışkanlık! Kitabın farklı kısımlarında bu durum gerçekleşmiş ve her seferinde benim de içim ferahlığa kavuşmuştur.

            Arkadaş, Deniz’in adadaki tek dostu olan, ihtiyar bir köpektir. Deniz’in bağ kurduğu ender canlılardan biri de diyebiliriz. Arkadaş’a ihtiyar bir köpek demek yerine kıdemli bir köpek demek daha adil olacaktır. 

            Deniz adaya eski bir arkadaşının yurtdışına çıkacak olması sebebiyle, istasyon evini emanet almak için gelmiştir. Bir kış vakti. Karlar altında bir adaya. İstasyon evle ilgili en önemli şey ise; evin hep açık kalmasıdır. Evin içindeki bir odayı betimlerken “Derin bir mevcudiyet kaygısıyla döşenmişti oda, her şey yer değiştirmemesine bağlıymış, yer değiştirmek kaybetmekle birmiş gibi.” demektedir Deniz. Bu satırlar esasen Deniz’in arkadaşı Nihal hakkında da önemli emareler taşımaktadır. Nedense bu kitaptaki en önemsiz, en sığ şeyin Deniz ile Nihal arasındaki arkadaşlık olduğunu düşünüyorum, okuyunca hak vereceksiniz.

            Ve Elif. Çocuk Elif. Bembeyaz karlarla beraber istasyon evin kapısında beliren Elif’ten bahsediyorum. Sonra Deniz’in kontrolden çıkmasıyla o kapıdan çıkıp giden Elif’ten. “En nihayetinde, bakılması gereken ev ya da Elif değil benmişim gibi davranmıştım.” diyerek suçunu kabul eden Deniz’in bahsettiği gibi gerçekleşiyor her şey.  

Elif ve Arkadaş’ın ortadan kaybolmasıyla adadaki kar yağışı ve yerlerdeki kar birikintileri masumane bir durumdan kaotik bir duruma geçiş yapıyor. Biranda karlar okurun suratına çarpmaya başlıyor, kâinattaki bütün düzen bozuluyor. Okurun burnu üşüyor, okur parmak uçlarında üşüyor. İşte tam bu noktada yazımızın başındaki bölüme dönüyoruz. Söz verdiğim gibi. “Bazen bir şeyin dışarıda dinmesi gerekir. Bazen bir şey dışarıda diner. Bazen bir şey ancak dışarıda dinebilir.” Gerçekten de Deniz; Elif ve belki de arkadaş ile olan tüm sorunlarını dışarıda çözüyor. Herkesi dışarıda bıraktığımız evde değil. Kahramanımızın iç dünyasında hiç değil. Çünkü gerçekten bazen bir şey ancak dışarıda dinebilir. 

Kitap müthiş bir sürrealizm ile son buluyor. Yazar şahane üslubu, oyuncağı yaptığı cümleleri ile Deniz’in ağzından şunları söylüyor: “…biz de Arkadaş’la oturduğumuz yerden kalktık, birlikte, yan yana, uzundur seyrettiğimiz o resmin içine girdik.” Bir an okur “Ne resmi? Resim miydi bu?” diye düşünürken bir soluk alıp aslında hayat denilen resmin dışında kalan Deniz’in, bütün acı ve üzüntülere rağmen hayatın içine girmesinden bahsedildiğini anlıyor.

Bir yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir