Mehmet Fırat Pürselim sorularımızı yanıtladı

Öykücü Hümeyra Dutar’ın Ze Dergi için yaptığı soruşturmayı Mehmet Fırat Pürselim yanıtladı:

  • Bir okur gözünden kendinizi nasıl tanımlarsınız?

Okurun gözünde nasıl göründüğümün cevabını okur verecektir. Kendi adıma bir şeyler söyleyecek olursam, yazarı en iyi yazdıkları tanımlar sanırım. İnsanların Emanet ettiği Hayatları anlatmaya çalışan Akılsız Bir Sokrates’im, diyebilirim.  

  • Sizi kimler okumalı?

Aslında bu soruyu da okura sormak lazım, beni neden okuyorsun, ey okur? Ekseriyetle okumuyorum ki, şeklinde cevap verecekleri için, gene ben bir şeyler söyleyeyim. Toplumsal edebiyatı sevenler, her insanın anlatılacak hikâyesi olduğunu bilenler, sokaktan gelen seslere kulak kabartanlar okurlarsa hayal kırıklığına uğramazlar diye düşünüyorum / umut ediyorum.

  • Sizin için yazmak ne ifade ediyor?

Hayatla başa çıkma biçimim. Benim kimseyi yenmek gibi düşüncem yok ama yenilmeye de niyetim yok. Direniyoruz işte. 

  • Yazarken olmazsa olmazlarınız neler?

Bir sürü işin gücün arasında boş zaman bulup yazmaya çalışırken ritüeller biraz elitist özlemler benim için. Sabahları erken kalkıp kahve eşliğinde yazmak hoşuma gidiyor ama genellikle yetiştirmem gereken işler ya da yetişmem gereken duruşmalar olduğundan bunu bile yapamıyorum. Yazları, sabah herkes uyurken denize bakarak, kahvemi yudumlayarak yazabildiğim sayfalar benim için en keyifli satırlar.  

  • Bir eserinizin çıkış hikâyesini anlatır mısınız?

İlk kitabım çıkana kadar yayınevlerinden aldığım ‘kitabınızı değerlenmemiz sonucunda maalesef size olumlu bir cevap veremiyoruz’lar kitap hacmine ulaşmıştı. İlk dosyamı hazırlamamla kitabımın çıkması arasındaki on yılda, evlendim, kızım oldu, birkaç kez öldüm, içimde çok insan öldürdüm, hayalimde dünyayı defalarca turladım, dört beş farklı dosya hazırladım. Çok küstüm, yazmayı çok bıraktım, gene de edebiyat her çağırdığında köpek gibi kuyruğumu kıstırıp geri döndüm… Böyle anlatıyorum ama o kadar da kötü değildim. (Ne kadar kötüydün?) Bir sürü yayınevi dosyalarımı basmayı kabul etti/teklif etti ama bir şekilde hep matbaa yolunda ayağıma taş değdi. Neyse bir yayınevi daha beni basma vaadiyle kandırıp dosyamı üç yıl bekletince, dosyamı geri istedim. (Daha da mı istemeseydin?) Bu sefer de olmazsa vazgeçiyorum diyerek, son bir dosya hazırladım. (Yeşim Salkım’ın Son Sigara diye şarkısı vardı: Son bir sigara daha içelim öyle git gideceksen… Güzel şarkıydı ha.) Kafamda yayınevleri belirledim, birkaçına birden gönderdim. Çok kısa süre sonra Aya Kitap’tan dönüş geldi, oturduk konuştuk, anlaştık ama ben artık inanmıyordum. Son anda bir aksilik çıkar diye düşünüyordum. (Ekonomik kriz olur,) Öykülerin üzerinden geçtik, editörden geldi, düzeltmelerini yaptık. (Dolar fırlar,) Kapak tasarımı yapıldı, kitabın pdfsi geldi. (kağıt sıkıntısı olur,) Matbaaya gitti. (matbaa yanar,) Kitap basıldı, fuara yetişti. (savaş çıkar…) Ben biraz inanır gibi oldum ama hâlâ kitabı gözümle görmediğimden meteor düşer falan diye düşünüyorum. Ne zaman ki Hayat Apartımanı’nı ellerimde tutup, göğsüme bastırdım. (kıyamet kopar… Sus ama hakkaten susss!!!)   

  • Bir karakterinizle kahve içme ihtimaliniz olsa hangisi olurdu?

Neslihan Önderoğlu’nun hazırladığı bir ortak kitap vardı, Geri Dön Hayat. Bu projede intihar eden yazarların son günleri yazmıştık. Bu projeden yıllar önce Yunanlı şair Kostas Karyotakis’in hayatını ve birkaç şiirini okumuştum. Ölüme giderken ki yaşama isteği içime işlemişti. Böyle bir teklif gelince hemen aklıma Karyotakis geldi. Türkiye’de basılmış kitabı yoktu, internetten ulaşabildiğim şiirlerini okudum hatta çevrilmiş olanları kendime göre yeniden çevirmeye çalıştım. Fotoğraflarına baktım, sevgilisi Maria’ya âşık oldum, amcasıyla, dostlarıyla içtim, sohbet ettim, yaşadığı yerleri, çok sevdiği Atina’yı öldüğü Preveze’yi kafamda gezdim durdum. Öyküyü yazıp bitirene kadar hatta bittikten sonra dahi bir süre içimde Kostas’la yaşadım. Hâlâ zaman zaman intihar notunda yazacaklarından bahseden dostumla demlenirim, sohbet ederim. Kahve de içeriz elbette, hayat pahalılığından ve Maria’dan konuşurken… 

  • En çok okuduğunuz yayınevi hangisi?

Her ne kadar okuma eylemi yazar üzerinden gerçekleşse de güvendiğimiz yayınevleri de etkili oluyor elbette. Herkesin bildiği yayınevlerini tekrarlamaktansa güzel işler yapan gönül telimizi sızlatan yayınevlerini anmanın daha anlamlı olduğu düşünüyorum. Yüz Kitap, Jaguar, Harfa, Pinhan, Monokl, Notos, Yordam beğenerek takip ettiğim yayınevleri. Ayrıca bu işin şövalyeleri yel değirmenleriyle savaşa devam ediyor; son zamanlarda kurulan Vacilando ve Epona da yayımladıkları kitaplarla ve özellikle de yerli yazarlara verdikleri değerle ayrı bir yerde duruyor.  

  • Tekrar tekrar okumak mı, yeni keşifler mi?

Tekrar tekrar okumak çok farklı kapılar açıyor, her okumada ayrı bir detay fark ediyorsunuz ama maalesef bunu çok sınırlı genellikle keyiften ziyade yazı ya da etkinlik kapsamında yapabiliyorum. Hayatın yoğunluğumdan okumaya ayırabildiğim kısıtlı zamanlarda yeni keşifler yapmak daha cazip geliyor. 

  • Klasikler mi, çağdaş metinler mi?

Klasikler denenmiştir, iyidir, kötü sürpriz yaşamazsınız, herkese aittir. Çağdaş metinler keşfedilmemiş coğrafyalar gibidir, bahtınıza bataklık da çıkabilir muhteşem sedir ormanları da, kendinize mal etme hazzını da yaşatan bir yanı vardır. Demem o ki, ikisinin de yeri ayrıdır, ikisini ayırmak olmaz. C şıkkı, her ikisi de. 

  • Okumak mı, yaşamak mı?

Bu da sorulur mu? Elbette yaşamak. Elinizdeki kitabı fırlatın bir yere yaşamaya bakın derim. Yaşamak benzersizdir ve bir kere olur, işte bunu okurken bile geride kaldı bir şeyler. 

  • Sesli dergi mi, matbu dergi mi?

Ha ha ha… Benim dinozor kafa en fazla e-dergi mi, matbu dergi mi? sorusunu düşünebilirken, sesli dergi beni gafil avladı. Kitapta olduğu gibi dergi konusunda da biraz çağdışıyım. Ben basılı materyalleri seviyorum. 

  • Konuşmak mı, dinlemek mi?

Moby Dick’i çok severim, zaman zaman kendimi tüm mürettebat öldükten sonra emanet edilen hikâyeleri anlatmak için geride kalan Ishmael gibi hissederim. Bana da tanıdığım tanımadığım pek çok insan hikâyesini emanet eder gider. Ama Ishmael’den farklı olarak bunları bir gömü gibi bedenimde saklarım. Bedenin Arapça zırhtan geldiğini söylersem, belki biraz daha iyi anlaşılırım. 

  • Dizi mi, film mi?

Bitmeyen diziler beni çok sıkıyor, güzel başlayanların dahi ‘pop’üler tekrarlara yenik düşüp saçmalaması, insanların zekâ seviyesiyle dalga geçen ‘basit’likleri, iç bayan entrikaları… daha sayayım mı? On seneden fazla zamandır, sadece Anne with an E’yi izledim. Bir de, La casa de papel’in de iki sezonunu bitirebildim. Elbette öyküyle romanın öz kardeşi film.  

  • Öykü mü, roman mı?

Her ikisinde de kalem oynatmış biri olarak karar vermek zor. Yazar olarak öyküye daha yakın durduğumu söyleyebilirim. Okur olarak yoğunluğundan aldığım edebi haz sebebiyle öykü, kurduğu dünyada yaşadığımı hissettirdiği için roman. Novella diyerek orta yolu bulabiliyor muyum? 😉 

Gerçekten keyifli bir soruşturmaydı, ben çok eğlendim. Dilerim okuyanlar için de keyifli bir okuma olmuştur.  

Bir yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir