Matruşka Atölyesi / Fatma Nur Uysal Pınar

“Çünkü ben bir buluttum öldüğümde

Yağmur olacak kadar kelime yoktu elimde.”

    Haydar Ergülen

Matruşka Atölyesi’ni yazanların kelimesi var: Anne. Editör ve yazar Zeynep Kahraman Füzün’ün atölyesine katılanlar tarafından yazılan eser, on iki öyküden oluşuyor. Mayıs 2021’de İzdiham yayınlarından çıkan kitap, konusunun sıcaklığı nispetinde öne çıkıyor. Türkçedeki en üretken kelimelerden biri kuşkusuz annedir. Anne deyince herkesin söyleyecek üç beş sözü, anlatacak anlamlı anıları vardır. Anne; sabırdır, özveridir, merhamettir, aramaktır. Matruşka Atölyesi’ni okuyunca kelimenin büyüsüne, annenin kutsallığına bir kez daha inanıyor insan. Kimi öykülerde emek oluyor anne, kimi öykülerde yavrusuna yetememe düşüncesiyle cebelleşen, kiminde zamanın akışına kapılıp erteleyen, kiminde ise yanıbaşındakini görmeyip sonradan dizini döven…

Anne, konusu ne olursa olsun yazılan her metinde kalbi, çıkarsızlığı, şefkati temsil eder. Bu kitapta da duyguların en hassasıyla, düşüncelerin en şeffafıyla, dimağın engin hatıralarıyla söze dökülüyor anne. Yormayan bir dil, sade bir anlatımla ortak çalışma ürünü olan Matruşka Atölyesi pek çok okuru daha ilk öyküsünde sarıp sarmalıyor. Bütün öykülerin ahenk içinde olması okura bir elden yazılmış hissi veriyor. Ayrıca her öykü yeni bir dünyaya kapılarını aralıyor. Kapıları açılan dünyada eğreti hayalleri, sivri dilleri, küstahça bakışları, suçlayıcı ifadeleri görmek de olası; yokun içindekivarı, yoksulluğun derin lezzetini, sabrın sonundaki selameti, annenin dilindeki duanın hikmetini görmek de…

Tütün kokularıyla, zeytin ağaçlarıyla, orak biçmeleriyle hem tabiatın, doğal yaşamın hem de modern dünya düzeninin izlerini görmek mümkün oluyor. Altmış yıl önceki anneyle şimdiki anne arasında fark olmadığını anneye zamanın ve mekanın üstünde bir kalp bahşedildiğini okuyoruz. On ikifarklı yazar ince bir dikkatle bu konunun ayrıntılarını kurgulayıp sunuyor. Girift olayların olmaması, tek olay üzerinde yoğunlaşılması çoğu öyküde kesitlerin verilmesi kolayca akılda kalır metinler oluşturuyor. Arı duru dil tabiriyle nitelendirebileceğimiz öyküler kısa ve öz oluşlarıyla yıllarca akıllarda kalacağa benziyor.

Herkes aynı acıyı yaşasaydı eğer, herkesin ağzı aynı yerden düğümlenirdi, diyordu. Ama insan ne büyük muammaydı. Ne çok çatalı olan bir yoldu, ne çok bataklığı olan.” Elden Giden öyküsünde Merve Can, zamanın bir köşesinde unutulmuş birev içindeki mutsuzluğu yerli yerinde kullandığı betimlemelerle anlatıyor. Terk eden anneyse eğer, düzen bir daha kurulamaz, hayat ritim tutamayacak kadar yarım kalır, çaresizlik içinde uyuyup uyanan baba, dünü unutmaya çalıştıkça geçmişin hesapları içinde bocalar yeni bir sayfayı açamaz, annesiz kalan çocuk, sessizlik türküsü tutturur ama babası bile çok sonra duyar. “Adam o an öğrenmişti, öfke bedeni kucaklayacak kerteye ulaştığında insanın sesi eriyor, tüm gücü kemiriliyordu. Tıpkı acının içinde uğunurken göz yaşlarının kuruyup gevremesi gibi. Bu cümle karısı evi terk eden adamın hislerinin özetidir. Öykü, Albert Camus’un şu sözlerini çağrıştırır: “Ne de olsa insan her zaman biraz suçludur.”

Anne öyküsünü Aladdin Milli son zamanlarda çoğu kişinin muzdarip olduğu bir konu üzerinden yazıyor. Çalışan ve akıp giden hayata kapılan annelerin ve çocuklarının sesi oluyor. Her iki kahramanı da konuşturarak tarafsızca güncelin portresini çiziyor. “Hayatı bir akıştan ibaret görüp bu akışa direnmek sandığım şey, bu akışla beraber sürüklenmekten başka neydi ki. Akışa karşı durduklarımızken yaşamak, akışla aynı yöne konuşarak hayattan sürüklendiğimi bile görememişim. Sadece sürüklenip durmuşum bir başıma kendimi yalnız bırakarak. Hayatımda olduğunu sanıp hayatıma almadığım bir aileyi yıkarak, dağıtarak yaşamışım oysa.” Bir annenin pişmanlığını, kendi yaşantısına ve zamanın esiri oluşuna nasıl yakındığını bu cümlelerden anlıyoruz. Öykü, okuru kendini sorgulamanın eşiğine bırakıyor. Sahip olunan her şeyin vakitlice kıymetini bilmek gerektiğini sezdiriyor. “Varlığım sadece onun yokluğunun yanında bir eşti.” Cümlesiyle de yazar, son dönemlerin birey yapısını gözler önüne seriyor. Kalabalıklar içinde bile nasıl yalnız olduğumuzu, yoğun tempolarımızın bizleri getirdiği durumu anlatıyor. 

Kavanozdaki BülentSuay Arsev Işlakca, down sendromlubir çocuk olan Bülent’in ve köylerine atanan öğretmenin sıradan hayatlarına ayna tutuyor. Yazar, bazen bir akrabanın, bir öğretmenin de anne hassasiyeti taşıyabileceğini tanıdık, bizden, içimizden yaşantıyı duru bir dille kaleme alıyor. Belki/ Şenay Felek Sarıbey, öyküde annesi akıl hastanesine yatırılan çocuğun titiz anneannesiyle yaşamak zorunda kaldığını, kendisini nasıl  yalnız ve sığıntı hissettiğini, denilen her lafın ondaki yaraya yara eklediğini, yaptığı her davranışın onda suçluymuş hissi uyandırdığını okuyoruz. “İlerleyen zamanlarda da her fincan kulpuna şüpheyle yaklaşıp kalbimi bir kulpla eş saydım.” 

Hiçbir Şey/ Hilal Tür Takmaz, çocuklarının doğmasıyla iş hayatını bırakıp ev hanımı olan kadının hayatını ve çocuklarının gözünden anneyi anlatıyor. Uzun zamandır bastırılan korkuları bir gün kızının anne, ben de büyüdüğümde senin gibi hiçbir şey olacağım,” lafıyla açığa çıkıp, duyguları adeta patlayan bir konserve kavanozu gibi her yere saçılıyor. Oysa zamanında işi bırakmasının altında başka bir gerçek yatıyor. Lekeli/ Yasemin Kocagöz, Sevgi İlmeği/ Yasemin BaharSınıf Annesi/ Nuran Baydar öyküleri bitmemiştik duygusuyla okurda merak uyandırıyor. Birden fazla sonu olabilecek öyküler zihnimize bağdaş kurup çörekleniyor. Fotoğraf/ Yusuf Yılmaz, deneme tadı veren öyküsünde vefasızlık zemininde evrilen kavramların hayatlarımıza sirayetini işliyor. Mavi Kapaklı Defter/ Merve Bekar, Altmış Lira/ Elif Göktepe öyküleri ise film sahnelerini aratmıyor. Sinematografik değere sahip öykülerde yer yer yürekler ağızlara geliyor, çaresizlik ve yoksulluk ipini göğüsleyenlerin çoğu toplumda olduğu gibi bizde de kadın olduğunu anlıyoruz. Mavi Kapaklı Defter’de Meryem olup çocukluğumuzun kapısını çalıyoruz, Asiye olup mücadele hırkasını giyiyoruz. Altmış Lira’da benzeri duygular içinde yıllar sonra çocuk sahibi olan Gülümser’in evladı için yorulmak kavramını nasıl rafa kaldırdığını, onun mutluluğu için yapmayacağı işin olmadığını okuyoruz. Bununla beraber Fatma ve Zeynep arasındaki yumak yumak sevgi bağının bir yılanın sinsiliğine meze olduğunu okurken de kalbimiz burkuluyor. 

Kitap bitince hüzün ile mutluluk, tebessüm ile gözyaşı, veda ile umut, yitirmek ile aramak el ele tutuşup insanın kalbini yokluyor. Akıllarda  Zeynep Kahraman Füzün’ün Anne öyküsündeki anneliğin özü olan şu cümleler kalıyor: “Kızımı gördünüz mü? Kırmızı bir atkısı vardı.” Bu soru kulağımızda hala çınlarken kısa öykülerden oluşan yetmiş sekiz sayfalık, on iki öykü için yolu uzun ve açık olsun diyoruz. 

Bir yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir