Jale Sancak’ın Lodosla Gelen’i / Gülşen Çelik

“Ne ağaçlar hayal artık ne tepeler hülyalı ne de sular akisler manalı. Asude mevsimler kayıp. Haliç eski tenini istiyor, ne var ki herkes kendi dalgasında. Şehrin üstündeki sis sırnaşık…” (Surdibi’nde Çilingir Muhabbeti. Sayfa: 78)

      On bir öykü ve bir adet şiirden oluşan Jale Sancak kitabı. Bu öyküleri okurken boğazıma yumru gibi takılmalar oldu. Belki sadece akşam haberlerinde dinlediğimiz ya da sokakta birkaç saniyeliğine yan yana geldiğimiz ve hiçbir şekilde onları fark etmediğimiz insanların öyküleri bu on bir öykü. 

        Yazarları okurken bu yazarımızın kendine haslığı ne, sorusunu sık sık sorarım kendime. Zira bir yazarı anlamaya çalışmak, o yazarın kalemini tanımak demektir. Okuyucusu tarafından anlaşılmayı başarmış yazar kalemi ise özlediğimiz edebiyat lezzetidir. Jale Sancak’ı özgün kılan özelliği kitabın daha ilk öykülerinde dahi kendini hissettiren, olayları ve durumları okuyucuya aktarış tarzıdır. Seçilen kahramanları “diyalog tekniği” ile okuyucuya tanıtır. Sancak’ın öykülerinde “diyalog ve monolog tekniği” adeta bir omurga vermiştir öykülere. 

“Cumartesi: Yalnızlıkların, buluşmaların, sevinçlerin ve hüzünlerin günü; bırakıp gitmeler ya da dönüp gelmeler, kaçmalar, kovalamaçlar, unutmalar ve hatırlamalar, arayışlar ve kayboluşlar. Balat: Azizler…” (Surdibi’nde Çilingir Muhabbeti, Sayfa:82)

      Bir diğer Sancak duruşu ise günümüz öykücülüğünün karakter sayıları, bir ya da iki karakteri geçmezken Jale Sancak, kalabalık öykü karakterleriyle karşımıza çıkıyor. İşte monologlar ve diyaloglar da burada kendini epey hissettiriyor. Sancak’ın oyun yazarı kimliğinden olsa gerek, bu kalabalık öykü kahramanları, film ve oyun karelerini getiriyor akla. Her öyküyü filmleştiriyorsunuz zihninizde.  Bu durum da tanrısal bakış açısından ziyade, gözlemci bakış açısını ön plana çıkarıyor. Bunun yanında bir öyküye yakışır kısalıkta bilinç akışı yöntemi de yer yer kullanılmış.

      Bazen bir yeşilçam filmini andırır bir üslup Sancak. Sinema kültürü Sancak için vazgeçilmez unsurlardan biri.  Bu film karemsi öykülerde, unuttuğumuz insanların sokağına uğruyoruz. İstanbul’un kenar mahallelerinin, izbe sokaklarının unutulmuş, kenara itilmiş insanlarını kucaklıyoruz. Bazen bir hükümlü, alnında kömür karası bir çocuk… Bir şekilde buhranlı hayatlara şahit oluyoruz. Bu şahitlikte durum (kesit) ve olay hikayeciliğinin ikisine de yer verildiğini görüyoruz.  

      Kitap, bütün bu yönleriyle bir nefeste okutuyor kendini, adeta öyküler içine çekiyor bizi. Fakat kitabın son öyküleri için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Kayboldum öykülerin içinde;  kalabalık öykü kahramanlarının arasında. Öykünün akışından koptuğum zamanlar da oldu. Fakat bu kopuşlar, bir sonraki öykülerde çabuk toparlandı.

Deniz çünkü umudu eskitmiyor, özlemleri taze tutuyor, gitmeye çağırıyordu. Dağlar ulaşılmazlığı koydukça önlerine, yollarını kestikçe, deniz hep gidilebileceğini imliyordu.” (Aşkla Dayanmak, Sayfa:63)

          Kalemiyle tüm insanlığı kucaklayan, bizi İstanbul’un kaybolan sokaklarında adımlatan, yazarın bir sonraki öykü kitabı olan “Tanrı Kent”ini okumak için sabırsızlanıyor ve yazarımızın kalemine, uzun bir ömür diliyorum.

Bir yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir