Demet Çaltepe’nin Çeper’i / Şenay Felek Sarıbey

Okuyucunun hakkında bilgi sahibi olmadığı yazarları tanımaya çalışırken takındığı tavrın ne olduğunu kavramak, yayınevleri bakımından gerçekten önemli bir unsur. Demet Çaltepe’nin Çeper isimli öykü kitabını elime aldığımda yazar hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Bu kitabı, hakkında bilgi sahibi olmadığım diğer bazı yazarların kitaplarından ayıran en önemli özellik etkileyici bir şekilde tasarlanmış olan kitap kapağı ve kitabın ismiydi: Çeper.

            “Çeper” ismi okuyucuda merak uyandıran bir seçim olmuş. Hepimizin aşina olduğu ve çoğumuzun anlamını bilip bilmediğimizden emin olmadığımız bir kelime çeper. Açıkçası bir şekilde kitabı okurken felsefi unsurlar da bulacağımı düşündüren bu kelime beni de çeperin içine aldı. 

            Eksik Parça Yayınları tarafından ilk olarak Ocak/2020’de basılan kitap, içinde yer aldığı seçki kitaplarını saymazsak Demet Çaltepe’nin ilk kitabı. Öykü türünden olan kitap, 103 sayfadan oluşuyor. 

            Kitabı okumaya başladığınızda ilk olarak “Bölüm III” başlığı ile karşılaşıyorsunuz. Daha sonra ise “Bölüm II” ve “Bölüm I” geliyor. Bu durum okurda ister istemez kitaba sondan başlama isteği uyandırıyor. Ayrıca bu istekle beraber “Belki de bir oyun oynuyoruz.” diye düşünerek verilen sırayı bozmadan okumaya karar verebiliyorsunuz. Ben ilk bölüm olan “Bölüm III”ten başladım. 

            Daha çok; kısa ve şiirsel bir anlatım içeren metinlerin yer aldığı “Bölüm III”ü okurken genel anlamda bir eksiklik duygusu yaşadım. Tamamlanmamış cümleler, eksik kalmış kelimeler, sonunu ve başını aradığımız düşünceler… Kulağa şiirsel gelen, sade ama melodisi olan cümleler, hafızaya kazınması gereken bazı aforizmalar… Yine de bir okuyucu olarak beni bir dolu soru işareti ile baş başa bırakan metinler… Bu metinlere öykü diyebilir miyiz, bunların bazılarını küçürek öykü diye adlandırabilir miyiz; gibi… Bu soruların cevaplarını net olarak verip veremeyeceğimi bilmiyorum. Bildiğim tek şey, severek ve merakla okuduğum bir bölüm olduğu. 

            İlk bölümdeki dildeki yalınlık metinlerin kısalığı ile birleşince keyifli ve akıcı bir okuma tecrübesi yaşamış oldum. Bu tecrübeyi yaşamasaydım nereden bilecektim bazı konularda “kafamın içinde ekmek kırıntısı büyüklüğünde düşünceler” olduğunu? Ya da “Kendini bil. Kendini yarat. Kendini unut.” cümlesi dilimde nasıl bir slogan olacaktı?

            Kitabın diğer iki bölümü ise yukarıdaki paragrafta yer alan düşüncelerden farklı, okuyucunun aradığı öykü anlayışını barındıran bölümler. Yazarın sade bir dil kullanarak hiç de sade olmayan düşünceleri bize sunması gerçekten büyük bir başarı. Yazar, mekânlardan derinlemesine bahsetmeden de okuyucuya bu mekânları tüm derinliği ile hissettiriyor, bir anda okuduğunuz öykünün içinde buluyorsunuz kendinizi. 

            Deliliğin kıyısında, intiharın eşiğinde, ölümüm tam içinde insanları konu alan öykülerde genel olarak karanlık bir hava var. Ama bu karanlık hava içinde aslında karanlığın ne olduğunu da sorguluyorsunuz. Karanlık siyah mıdır? Karanlık bembeyaz aydınlık bir ortamda gözlerini açamamak mıdır? 

            Öykülerin bazılarında zamanın bir saniyeliğine, tek bir anlığına durması ortak özelliği var. Bazı olaylar ancak zaman durduğunda cereyan edecekmiş gibi, değişim zaman durmadan mümkün olamayacakmış gibi… Öyle anlar ki bunlar, onları hayal ederken zamanı durdurabildiğinizi düşünüyorsunuz nerdeyse. 

            Kitabı uzun süre elinizden bırakmayıp okumaya devam ettiğinizde, burnunuza kötü kokular geliyor. Yok, hayır;  mecazi anlamda değil! Gerçekten kusmuk, çürümüş et ve bozulmuş kan kokusu duyuyorsunuz. Bu durum da aslında yazarın anlatımdaki başarısını ispatlıyor. 

            Sesini duyuramayan karıncalardan, dile gelmiş sessiz misketlerden, tek bir sözcüğe takılı kalmış kurşun kalem gölgelerinden geçse de yolu; öykülerin çoğu öykü kahramanının ölümü ya da ölüme teşebbüsü ile bitiyor. Okurken mıh gibi aklımıza yazılıyor ki; “Sessizlik, kaosun üvey kardeşi.”  

            Ölümler, “içindeki peygamberi öldüren sevişler…”, kadın olmak ya da erkek olmak hepsi hem kişinin kendine ihaneti hem de “hiçlik”e gidilen yolda atılan önemli adımlar. 

            Kitabı okurken ilk bölümün suya sabuna dokunmazmış gibi görünen naifliği ile son öyküye doğru aldığım yol beni çok mutlu etti. En son öykü olarak tercih edilen “Bir Karakterin Anatomisi” ile bu yol alışın doğruluğunu fark etmiş oldum. Kitap bu son öykü ile okuyucuya “Vay be!” dedirtirken, hafızalarda da güzel bir şaşkınlık bırakıyor.

Bir yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir