Kitabımın Hikayesi, Kaan Murat Yanık

Uzakların Şarkısı’nı yazma fikri çocukluğuma kadar uzanan bir hikâyenin parçası. Zaman makinesi yapmayı isterdim. Bulunduğum zamandan ve mekândan azade çok daha uzaklara gitmek, daha farklı bir zamanda yaşamak, belki bu 1500’lü yılları İstanbul Osmanlısı olabilir, belki Orta Çağ’da Fransa olabilir belki gelecek ya da milattan önce bilmiyorum, çocukluğumdan beri böyle zihnimi kurcalayan bir şeydi. 

Zaman makinesi yapma fikrimi anneme söylediğimde eğer matematiğin iyi olur da mühendislik fakültesine girersen neden olmasın diyerek beni biraz daha sayısal derslere teşvik etmek amacıyla böyle bir fikir kafama sokmuştu. Matematiğimin çok iyi olması halinde en iyi mühendislik fakültelerinde okusam dahi zaman makinesi yapamayacağımı anlayınca çok üzülmüştüm. Onun öncesinde ise şöyle düşünmüştüm. Günün birinde yani ben öldükten yüzyıllar sonra zaman makinesi yapılabilse gelecekten birileri günümüze gelirdi herhalde diye düşünmüştüm kendi kendime ve belki de o yüzden vazgeçmiştim.

Okumayı söktükten sonra roman okurken zaman makinesinin çoktan yapılmış olduğunu keşfettim. Çünkü okuduğum romanın bizatihi içinde bulunduğumu hissettiğim an aslında zaman makinesini başkaları keşfetmiş olsa da içinde olabileceğime inandım. O günden sonra yazma fikrinin insanları bulundukları yerlerden, mekanlardan, zamanlardan çok daha uzaklara fırlatabileceğini keşfetmiş oldum. Ninemin anlattığı masallar burada çok etkili oldu. Azerbaycan masallarını anlatırdı ninem. Zaten Uzakların Şarkısı’ndaki Besti Nine karakteri de ninem oluyor.

Uzakların Şarkısı İstanbul’da başlayıp Kars’a uzanan sonrasında bir anda 1753 İstanbul Galata’sına kadar süren bir hikâye. Kars’a gitmeyi, Kars’ta kalmayı uzun zamandır düşünüyordum. İlginç bir şey oldu. Askerliğimi aradan çıkarmam gerekiyordu yani Uzakların Şarkısı’na tam olarak odaklanabilmem için askerliği aradan çıkarayım, dedim. Askerliğimi nerede yapacağımı öğrenmek için internetten sorguladığımda Kars yazdı. Bu beni çok şaşırmıştı. Çünkü zaten uzun süre Kars’ta yaşama gibi bir fikrim vardı romanı yazmak amacıyla. Kars’a gittim. Şansıma bir de Kars’ın uzak bir ilçesi olan, muhteşem bir doğası olan, böyle karlar içinde bir ilçede yaptım askerliğimi. Gece santralcisiydim orada. Sabaha kadar oturup okuyup yazıyordum. Çarşı izinlerinde Kars’ın gizemli, dar, Rus mimarisinden çıkmış yapılarının olduğu sokakları arşınlıyordum. Bana çok ilham verdi ve romanın ilk kısmını askerde yazdım. 

İstanbul’a dönmem, romanın geçtiği Galata semtinde dolaşmam, kütüphanelere girip 1700’lü yılların Osmanlısına dair belgeleri araştırmam, bunların hepsi yekunda iki buçuk yıl gibi bir süre zarfında oldu. Şimdi tarihi roman yazmanın şöyle bir zorluğu var. Osmanlıda nesir bugünkü manada düzyazı çok gelişkin olmadığı için yani daha çok şiirle Osmanlı kendini ifade ettiği için günlük dili yazma konusunda tarihi roman yazanların zorlandığı gibi ben de zorlandım. Bunun bir yolu da kadı sicilleri ve tereke defterlerine bakmaktı. Çünkü biz 1700’lü yıllarda bir annenin sokakta oynayan çocuğuna nasıl seslendiğini bilemeyiz. Evladım gel, mi diyordu, yavrum koş, mu diyordu? Nedim’in şiirleriyle beraber dilimize kazandırılan birtakım kelimeler var, yavrucağım, kuzucağım gibi, bir takım küçültme ekleriyle beraber kullandığımız. Bunları mı kullanıyordu. Bunları biraz yakalamak istedim. 

Burada yazarın önünde iki tane yol var. Ya İhsan Oktay Anar gibi Anarca dediğimiz bir dil icat etmesi gerekiyor. Farsça terkiplerin yoğunlukta olduğu “uydurma” bir dil. Olumlu manada söylüyorum bunu. İhsan Oktay Anar nevi şahsına münhasır bir dil kurmuştur. Ya da günümüzde kullanılan bir dili olduğu gibi roman dili yapmak. Kontrol kelimesini kullanmak tarihi bir romanda sırıtır. Yerine denetlemek kullanılabilir mesela. Kısacası tarihi roman yazarken bu dil konusunda zorlandığımı itiraf edebilirim. O dönemde Galata semti aslında rizikonun yüksek seviyelerde olduğu bir yer. Yani gayrimüslim nüfusun yaşadığı bir bölge. Meyhaneler orada, eğlence yerleri orada. Gündüz esnaf, belki müderris, belki başka işlerle meşgul olan insanlar akşam saatlerinde tebdili kıyafet ayak seyri dediğimiz bir etkinlik diyelim ritüel diyelim Galata’ya geçiyorlar ve burada eğleniyorlar aslında. Bunları yakalamak, satır aralarından bunları çıkarmak eğlenceliydi. 

Tabi uzakların şarkısında bir de papağan var, Zencefil. Uzakların şarkısı romanının baş kahramanlarından birisi diyelim. Kakadu cinsinde bir papağan hep yanımda oldu benim Uzakların Şarkısı’nın yazım sürecinde. Gerçek bir papağan omzumda, tıpkı romandaki gülbadem karakteri gibi. Onunla birlikte Galata’nın yılankavi sokaklarını adımladım. Galata kulesinin etrafı özellikle ilgimi çekmişti. Eskiden orada bir pagan tapınağı olduğuna dair söylentiler vardı. Onun etrafında bugün çeşitli kafeler var. Üstüne binalar yapılmış. Tabi İstiklal Caddesi’ne çıkan bir yer olduğu için orada Osmanlı batılılaşmaya başladığını anladığından itibaren hep böyle sefillikler olmuş. Klasik İstanbul’dan farklı bir yer. Mesela Katolik kiliseleri var, Arap mimarisi var. Hepsi iç içe. Sonra Osmanlı gelmiş. O kalıntıları didiklemek, o dönmemde yazılmış özellikle Avrupalı seyyahların kaleminden çıkmış seyahatnameleri, seyir defterlerini okumak, bazıları henüz Türkçeye çevrilmemiş olan metinlerdi. Onlarda biraz zorlandım ama genel olarak eğlenceliydi. Yani resmi tarihin dışında Avrupalı seyyahların gözünden yazılmış çok ilginç anekdotlara rastladım. Bunların bir kısmını da romanda kullandım. 

Tabii ki Uzakların Şarkısı bir anlamda da arınma romanıydı da aynı zamanda. Çünkü Bünyamin karakteri 2016-2017 yılları diyelim, o dönemlerde İstanbul’da yaşayan, hayata tutunamayan bir karakter. Bir yazar adayı. Yazmaya çalışıyor ve aslında hayal ile gerçek, ölümle kalım arasındaki o ince çizgide yürüyen ve her an iki tarafa da düşebilecek gibi potansiyele sahip bir karakterdi. Bana çok benzemiyordu Bünyamin karakteri. Fiziki olarak da ruhen de ama roman yayınlandıktan birkaç gün sonra Marmaray’a bindim Üsküdar’dan. Karşımda oturan delikanlı Uzakların Şarkısı’nı okuyordu, çok şaşırdım, çok mutlu oldum. Göz teması kurmaya çalıştığımda oralı olmayınca beni tanımıyor, dedim. İnmem gereken istasyonda tam inecekken arkamdan, Bünyamin, diye bağırdı. Çok ilginç bir anı olmuştu. Kendisini Bünyamin karakteri olmadığıma inandıramadım. 

Tekrar geriye dönecek olursak, 2013 yılında ilk kitabım yayınlandıktan sonra o çıt sesi vardır ya, hayatınızda kırılma noktası olduğuna dair bir belirtidir bu. Kendimi tamamıyla roman sanatına adamak istedim. Ne kadar başarılı oldum bilmiyorum ama romana kapandım. Doğu ve batı klasiklerini inceleyerek başladım işe. Helenistik hinterlant içerisinde yazılmış daha felsefe kitaplarıyla başladım. Avrupa’nın ilham aldığı, batıya yön veren metinlerden başladım. Rönesans, reform, ardından coğrafi keşifler, sanayi inkılabı, birinci dünya savaşı, ikinci dünya savaşı o çöküş ve dekadanlık meselesine kadar Avrupa’yı satır satır okumaya öğrenmeye çalıştım. Latin kültürünü ayrıca okudum, Akdeniz Hristiyanlığını ayrıca okudum. Helenistik yani pagan kültürüne dair metinler, o döneme dair ipuçları veren metinleri ayrıca okudum. Sonra batı klasiklerine başladım. Şövalye romanları, peşinden anti şövalye romanı olarak karşımıza çıkan Don Kişot’u , ardından Fransız klasikleri, İngiliz klasiklerini okudum, Doğuda Hint ve İran edebiyatından okudum. Elimden geldiği kadar inceleme imkanı buldum. Firdevsi’nin Şehnamesi, Orhan Pamuk’un da çok etkilendiği bir metindir. Biraz bunları didikledim. Doğu ile batının birleştiği yani nokta sinir uçlarına dair olan ilgimi çekti, doğu batı mukayesesi yapılan metinler, yani oryantalistlerin gözünden doğu, doğuluların gözünden batı. Bunlar ve seyahatnameler çok işime yaradı. En nihayetinde bir ayağı günümüzde yani modern zamanlarda, bir ayağı geçmişte ve üçüncü bölümde her iki ucun birleştiği bir ağ kurmaya çalıştım Uzakların Şarkısı’nda. Hikaye böyle.

Bir yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir